 |
Türkiye’nin Biyolojik Çeşitliliği Azalıyor!..
Türk karasuları ve sulak alanlarındaki irili ufaklı adalar da birçok kuşa ve
hayvan türüne ev sahipliği yapmaktadır. Özellikle adalarda göç döneminde bazı
kuş türlerine dinlenme ve barınma olanağı doğmaktadır.
Türkiye, “Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi Eylem Planı” geliştirme ve
sözleşmenin koşullarını yerine getirme yükümlülüğü altına girmiştir.
Türkiye’de çok sayıda evcil hayvan ırkının yok oluyor. Bu oran yüzde 25’i
bulmaktadır.
Ekolojik tarımda, kimyasal sentetik bitki koruma ilaçları ve azot gübresi ile
diğer kolay çözünen mineral gübreler kullanılmamaktadır. Sağlıklı besin maddesi
ve evcil hayvan üretimi ekolojik tarımla mümkün. Bu nedenle ekolojik tarım, bir
bakıma biyolojik çeşitliliğin korunmasına da olanak verdiği için, Türkiye’de de
yaygınlaştırılmalı ve desteklenmelidir.
İnsanoğlu, yerkürede görüldüğü iki milyon yıldan bu yana az ya da çok çevresini
sürekli olarak kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmektedir. Bu tahribatın
hissedilir boyutlarda olması ise bundan yüz bin yıl önce Afrika’da başlamış daha
sonra Asya ve Avrupa’ya oradan önce Amerika daha sonra da Avustralya’da devam
etmiş ve günümüzdeki boyutlara ulaşmıştır. Avustralya’nın intakt; yani insan eli
değmemiş biyotoplarında bile, özellikle iri memelilerin soyu tüketilmiştir.
Günümüzdeki kayıplar ise bugüne kadar yol açılanların çok üstünde olup, en
acımasız bir şekilde de hala sürdürülmektedir. Bu güne kadar yaşamını sürdüren
canlı türleri, doğal ritimlerini zamanın koşullarına uydurmayı başarmıştır.
Nesli tükenip yok olan türlerin ise böyle bir mekanizma geliştiremedikleri
görülmektedir. Bu bağlamda, IUCN’nin 2006 yılı soyu tükenme tehdidi altındaki
türlere özgü kırmızı listelerine bakılırsa, 11 binden daha fazla canlı türü
evrimin geri dönülmez dehlizlerine doğru yol almaya başladığı -bunlardan yedi
bini bitki türüdür- ve özellikle tropik yağmur ormanlarının tahribatına bağlı
olarak, çok kısa zaman sonra ortadan kalkacağı; son 500 yüz yılda ise 816 canlı
türü soyunun, evrimin geri dönülmeyen dehlizlerinde kaybolup gittiği
belirlenmiştir.
Tür bazındaki bu yok edişe dur demek için, dünyadaki ilgili kuruluşların aldığı
önlemler yetersiz kalmaktadır. Özellikle Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP)
bu konuda çalışmalar yürütmektedir. Yetersiz olan bu çalışmalar, dünyayı yöneten
lobilerin işine gelmemektedir. Yine de UNEP’in bir yan organizasyonu olan Dünya
Koruma İzleme Merkezi’ne (WCMC) göre, 2004 yılı itibariyle dünyada korunan alan
büyüklüğü 18,8 milyon km²’ye ulaşmıştır. Bu alan dünya karasal yüzölçümünün
yüzde 12,7’sine denk düşmektedir. Deniz koruma alanlarının miktarı ise,
okyanusların ancak yüzde 1’i kadardır. Genelde bu alanların büyük kısmı buzul
bölgeleri, çöller ve dağlık alanlar olup ulaşılamayan ekosistemlerdir. Bunların
dışında kalan korunan alanlar ise gerekli koruma stratejilerinin bazı ülkeler
dışında, tam olarak uygulanamadığı bölgelerdedir.
İnsanın neden olduğu tür kayıpları, doğal yoldan yok olanların bin/10 bin
mislinden daha büyüktür. Özellikle Endonezya, Hindistan, Brezilya ve Çin, en
fazla memeli ve kuş türünün tehdit altında olduğu ülkelerdir. Güney ve Orta
Amerika, Orta ve Batı Afrika ile Güney Doğu Asya’da bitki dünyası çok hızlı bir
şekilde yok olmaktadır. Yaşama alanları içerisinde de en fazla tahribata ve
tehdide maruz bölgeler ise tür zenginliği açısından en yüksek potansiyele sahip
olan yağmur ormanları, resif ve atöllerdir. Oysa, soyu tükenen/tüketilen canlı
türlerinin hayatta kalma başarıları, yüksek çoğalma enerjisine sahip olanlarla,
güçlü ve doğayı kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirme davranışı baskın
olan, insan gibi türlerin insafına bırakılmamalıdır. Çünkü her canlı türünün yer
kürede belli bir işlevi ve yaşama hakkı vardır. Bu işlevin sürdürülebilirliğinin
sağlanması ise yine buna yol açan insanoğluna düşmüştür. Bu durum sosyo-biyolojik
bir paradoks olmakla birlikte, biyolojik çeşitliliğin korunmasının öncül bir
koşuludur aynı zamanda. Bunun sağlanması için 1992’de Rio’da, 2002 yılında da
Johannesburg’da Çevre Doruğu yapılmıştır. Diğer birçok ülke gibi, Türkiye de bu
dorukların ana konularından birisi olan “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesini”
imzalayarak, alınan kararlara devlet bazında resmen taraf olmuştur. Bu bağlamda
biyolojik çeşitlilikle ilgili konuların yaygınlaştırılması ve korunup
kollanmasını güvence altına almıştır. Buna bağlı olarak Türkiye, bir “Ulusal
Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi Eylem Planı” geliştirme ve sözleşmenin
koşullarını yerine getirme yükümlülüğü altına girmiştir. Bu planda ulusal
biyolojik çeşitlilik stratejisinin uygulanması, izlenip güncelleştirmesi ve
küresel platformlarda Türkiye’nin biyolojik çeşitliliğinin korunup
sürdürülebilir olması, güvence altına alınmıştır. Bu protokole destek amaçlı
olarak Cartegana Biyogüvenirlik (Biosafety) Protokolü’nü de 24 Ekim 2003’te
imzalayan 103 ülkeden birisi durumuna gelmiş ve biyolojik çeşitlilik konusunda
her türlü güvenlik önlemi alacağını da taahhüt etmiştir.
Biyolojik Çeşitlilik ve Türkiye’deki Durum
Biyolojik çeşitlilik ve mevcut doğal kaynaklar, sonraki kuşakların ve şu andaki
toplum katmanlarının kullanımına sunulurken, herhangi bir zarara uğramaması
gereken önemli yaşamsal varlıklardır. Bu öğelerin yaşamlarının koruma/kullanma
bağlamında garanti altına alındığı Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nde üç temel
hedef gözetilir. Bunlar;
• Biyolojik çeşitliliğin korunması
• Biyolojik kaynakların sürdürülebilirliğinin sağlanması ve
• Genetik kaynakların küresel ölçüde kullanımının bilinçli, adil ve eşit olarak
yapılmasıdır.
Türkiye, bir yandan Avrupa ve Avrasya, diğer yandan Kafkas, İran ve Arabistan
kökenli canlı elemanlarına sahip, önemli biyolojik potansiyeli ile dikkat çeker.
Bu elemanlar bir yandan Karadeniz, Akdeniz ve Ege Denizi kuşağındaki alçak ve
dağ orman ekosistemlerine (Akdeniz kuşağındaki selvi, sedir ormanları ve
Karadeniz kuşağındaki bakir karışık ormanlar ile soyu tükenme tehdidi altındaki
birçok su kuşuna, örneğin tepeli pelikan, üreme alanları Manyas, Gediz ve Büyük
Menderes deltası; flamingo, üreme alanları Sultansazlığı, Seyfe Gölü, Tuz Gölü
ve dikkuyruk ördek kışlağı, Burdur Gölü) yaşama olanağı sunan sulak alanlara,
diğer yandan İç ve Doğu Anadolu’nun step karakterli otlak ekosistemlerine
sahiptir. Tüm bu nedenlerden ötürü, Türkiye kıtasal karakterli ekosistem
bütünlüğü içinde, biyolojik çeşitlilik ve kaynak açısından, Palearktiğin en
önemli doğal kaynak rezerv bölgesi durumundadır. Yerkürede, tropik bölgeler
dışında, bu denli zengin biyotop çeşitliliğine sahip ülke sayısı azdır. Tüm bu
çeşitli karasal ekosistemleri yanında sucul alanları açısından da zengindir. Bu
biyoekolojik ayrıcalık ve çeşitlilik, barındırdığı canlı türlerine de
yansımıştır. Özellikle tohumlu bitki türlerindeki endemizm, kıta Avrupası ile
yarış edecek durumdadır. Burada geniş Anadolu steplerindeki biyolojik potansiyel
önem kazanmaktadır. Türkiye’nin değişik biyotopları bünyesinde barındırması, hem
florasının hem de faunasının çeşitlenmesini sağlamıştır. Avrupa Kıtası'ndaki
bitki türlerinin yüzde 75’i Türkiye’de bulunur. On binin üzerindeki tohumlu
bitki türü varlığının yaklaşık 1/3’ü endemiktir. Hayvan varlığı açısından da
kıtasal karakterlidir. Omurgalı hayvanların tür bazında tespiti yapılmış ve
adlandırmaları kısmen tamamlanmış olmasına karşın, tür sayısının 70-80 bin
olabileceği varsayılan omurgasızlarla ilgili yoğun çalışmaların yapılmasına
gereksinim vardır. En son değerlendirmelere göre, yurdumuzda 502 kuş türü
saptanmıştır. Bunların da 67’si en fazla iki kez gözlemlendiği için,
rastlantısal türler olarak değerlendirilebilir. Bu türler çıkarıldığında
Türkiye’de sıkça gözlemlenen kuş türü sayısı 435 olarak çıkmaktadır.
Yazının devamı Popüler Bilim Dergisi’nde… |