Bir Psikiyatrik Bozukluk Olarak Anksiyete
SAVAŞ ya da KAÇ!..

Evham hayatımızda olumsuzlukların anası olarak beynimizi kemiren bir düşünce olarak yer alıyor…

Anksiyete, Eski Yunan’dan bu yana bilinen, yalnızca bir ruhsal bozukluk olmaktan öte edebiyat, sanat ve felsefenin de konusu olmuş bir kavramdır. Genel tanım olarak anksiyete; organizma için tehlike olarak tanımlanabilir ya da tanımlanamaz her hangi bir durum karşısında yaşantılanan; bir çok bedensel belirti, duygu ve düşünceye yol açan bir durumdur (bkz. tablo). Eskiden anksiyetenin nedeni bilinmeyen, korkunun nedeni ise bilinen durumlarda yaşantılanan duygular olduğu düşünülmekteydi. Ancak günümüzde bu ayrımın çok anlamlı olmadığını gösteren çok sayıda kanıt vardır.

Normal Anksiyete ve Patolojik Anksiyete Ayrımı

Anksiyetenin anormal, patolojik bir süreç olup olmadığı hakkındaki tartışmalar ve belirsizlikler oldukça önemlidir. Normal bir süreç olarak bakıldığında anksiyete, organizmayı tehlikeli bir durumla karşılaştığı zaman harekete geçmesini sağlayarak koruyan, “savaş ya da kaç” cevabının ortaya çıkmasını sağlayan bir düzenektir. Beynimiz duyu organları aracılığıyla sürekli yaşamsal bütünlüğümüzü tehdit eden durumlar olup olmadığını denetler. Bazı duyumlar doğuştan itibaren beynimiz tarafından tehlikeli olarak bilinir. Örneğin çok şiddetli gürültü, derimize bir iğnenin batması, yaralanma, ateş, yükseklik, karanlık gibi. Doğuştan beynimize kayıtlı olan tehlikeli durumlar algılandığında beynimiz istemdışı bir etkinlik gösterir. Beynimizin bazı bölgelerinden adrenalin adı verilen kimyasal bir madde salgılanır.

Bu madde bütün organlarımızı yaklaşan tehlikeye karşı Savaşmaya ya da Kaçmaya hazırlar: soluğumuz sıklaşır, kalbimiz daha hızlı çarpmaya başlar, özellikle kol ve bacaklarımızdaki kaslara daha fazla kan ulaşır. Bütün bu değişimler, yaklaşan tehlikeyle başedebilmek için bedenimizin hazırlanmasını sağlar.

Psikiyatri ve felsefedeki bir çok kuram da anksiyeteyi kendini gerçekleştirme, özgürlük ve kişisel gelişim için gerekli olan bir durum olarak ele almışlardır. Psikanalitik açıdan bakıldığında anksiyete; “olgunlaşma sürecinin normal bir sonucu”dur. Varoluşçu felsefeye göre anksiyete, kişinin “dünyada olduğunu hissetmesi, varoluşun gerektirdiği bir ıstırap”dır.

Patolojik anksiyete ise; gerek şiddet, gerekse süre açısından karşılaşılan uyaranla orantısızdır ve kişide toplumsal ya da mesleki açıdan yeti yitimine sebep olur. Normal ve patolojik anksiyete ayrımını bir örnek üzerinden anlamaya çalışalım. Tanımadığı insanlardan oluşan yeni bir ortama girmek ve bu insanlarla bir ilişki başlatmak, bir çok insan için “normal” düzeyde bir anksiyete yaratan bir uyaran olabilir. Başlangıçta düzeyi göreceli olarak şiddetli olan anksiyete, insanlarla kurulan ilişki ilerledikçe ve ortam daha “tanıdık” hale geldikçe, yavaş yavaş azalmaya başlar. Benzer bir durumda “patolojik” anksiyete yaşayan bir kişide ise durum biraz daha farklıdır. Ortama girdiği andan, hatta daha önceden itibaren şiddetli bir anksiyete yaşamaya başlar; elleri terler, yüzü kızarır, çarpıntısı olur, oradaki insanların kendisiyle ilgili görüşleriyle ilgili felaket senaryoları yazmaya başlar (“aptal gibi göründüğümü düşünüyorlar”, “benden hoşlanmadılar” gibi). Bu yüzden o ortamdaki insanlarla ilişki kurması güçleşir, bir an önce o ortamdan uzaklaşma çabası içine girer. Bunun gibi deneyimlerin sayısı arttıkça, gerçekte tehlike açısından “nötr” olan bu tip ortamlar, kişinin beyninde “tehlikeli” olarak kodlanmaya başlar ve bu durum, mümkün olduğunca bu tip ortamlardan uzak kalmasına, yani “kaçınma davranışı” içine girmesine neden olur. Bu kaçınma davranışları zamanla kişinin sosyal olarak izole hale gelmesine, yani yeti kaybına yol açabilir. Bu durum psikiyatride “sosyal fobi” olarak bilinir.

Yazının devamı Popüler Bilim Dergisi’nde…



 
  editör'den / bu sayıda / bayiler / eski sayılar / adres / kapak konusu