Beklenen Son Yaklaşıyor mu?

DÜNYA NÜFUSU AZALIYOR…

 

Dünya nüfusu 1980’lere kadar hızla artarken, günümüze doğru azalmakta, uzmanlar gelecekte bu azalışın daha da artacağını söylüyorlar.

Nereden bakılırsa bakılsın, nüfus, insanoğlunun en önemli sorunlarının başında yer almayı sürdürmektedir. Nüfusun fazlalığı ya da azlığı ülkeden ülkeye ve her bir ülkenin kendi tarihsel sürecine bağlı olarak değişmektedir. Bugün gelişmiş Batı ülkelerinde nüfusun daha çok nicel sorunları üzerinde durulurken, dünyanın gelişmekte olan diğer bütün ülkeleri açısından nüfusun hem nicel hem de nitel yapısıyla ilgili konular tartışılmaktadır. Ülkemiz açısından bakıldığında henüz yetmiş-seksen yıl öncesinde nüfus artışı desteklenirken bugün aile planlaması adı altında artışın azalışına yol açacak politikalara ilgi gösterildiği görülür. Toplum tarihi bakımından bu kadar kısa sürede birbirinin tersi politikalara başvurulması bunların gerçekleştirilme olasılığını da azaltır. Nitekim, ülkemizde olduğu gibi bütün dünyada nüfus, sorun olmayı sürdürmekte, birbirinden farklı açıklamalara konu olmaktadır.

Dünya nüfusunda görülen ilk belirgin artışın, günümüzden 12 bin yıl öncesine kadar uzandığı tahmin edilmektedir. Tablo 1’den de anlaşılacağı üzere, dünya nüfusu 1980’lere kadar hızla artarken, günümüze doğru azalmakta, gelecekte bu azalışın daha da artacağı öngörülmektedir. Kaldı ki, bu süreci açıklamaya yönelik öne sürülen görüşlerde de bir değişme olduğu bildirilebilir. Demografik dönüşüm, yüksek doğurganlık ve ölüm oranlarından, düşük doğurganlık ve ölüm oranlarına doğru gerçekleşmektedir. Özellikle, çocuk ölümlerindeki azalma ve ortalama yaşam süresinin uzaması, nüfusun geçici olarak artmasına neden olmakta, ama gerçek artışı sağlayacak doğurganlığı sınırlamaktadır. Doğurganlık oranının düşüşünü başka açıdan da değerlendirmek olanaklıdır. Kadınların toplum içindeki konumlarının değişmesi ve artık bilgi alanına dönüşen cinselliğin kadınlar açısından taşıdığı anlamın farklılaşması, kadınların cinselliği müzmin bir hamilelik ve doğum döngüsünden kurtarmasını beraberinde getirmiştir. Böylelikle düşen doğurganlık, nüfus artışının azalmasına da yol açmıştır.

 

Doğurganlık ve Kadın Eğitimi

Nüfus artışı ile ilgili öne sürülen teorilerin önemli bir bölümünün pek çok işlevsel biçimi, bir sürü parametresi ve oldukça çeşitli değişkenleri ile karmaşıklıktan kurtulamadığı bildirilebilir. Sözgelimi, nüfusun artışı ya da azalışı ile ilgili olarak kadının doğurganlığını açıklamaya yönelen çalışmalar, doğurganlık ve kadın eğitimi arasındaki ilişkileri irdelerken birçok değişkeni dikkate almak zorundadır. Eğitimli kadınların dünyayı algılama biçimlerinin değişmesi, gelişmesi, bürokrasiyi ve piyasayı daha iyi tanımaları, kadının otonomisinin güçlenmesi, geç yaşta evlenmesi, gelişen gebelikten korunma yöntemlerinin bilinmesi, sosyo-ekonomik yapıya bağlı bölgesel ve ulusal kültürün baskısı, eğitimin süresi, çocuğun maliyeti, gelecek kaygısı gibi faktörlerin bir arada ve derece farklılıklarıyla birbirlerini ve doğurganlığı etkileme biçim ve sürecini değerlendirmek gerekir. Yani konu, tek faktöre indirgenerek kaba belirlemelerle açıklanamayacak ölçüde karmaşıktır.

 

Dünya Nüfusu Azalıyor

Bugün dünya nüfusundaki artışın azalışına tanık olunmaktadır. Kitlesel eğitimin yaygınlaşması, aile planlaması programcıların başarısı, insanların beceri ve bilgilerinin artması, sağlık alanındaki gelişmeler, sosyal değerlerin dönüşmesi, demokratik dönüşüm, küreselleşme, iletişim ve ulaşım olanaklarının artması, gelir dağılımının değişmesi, statülerin karmaşıklaşması gibi faktörler nüfusun artışını etkilemektedir.

Her ne kadar dünya nüfusunun yüzde 80’i gelişmekte olan ülkelerde yaşasa ve yakın gelecekte bu oran artacak gibi görünse bile, artışın azalışı gelişmekte olan ülkeleri daha fazla etkileyecek ve bu ülkeler bugünkünün tersine bir nüfus sorunu ile karşı karşıya kalacak gibi görünüyor. Hızlı nüfus artışı sonucu ortaya çıkan bunalımın devam edeceği önyargısı, geleceğe ilişkin planlamaları da belirlemekte, nüfus artışının azalmasıyla ortaya çıkacak sorunların gündeme gelmesinin önünü almaktadır. Özellikle Batı Avrupa’daki olguları açıklamaya yönelen anlayışlardan hareketle bütün milletlere, bölgelere ve farklı gelişmişlik düzeyindeki toplumlara reçeteler önermek çok ciddi sorunlara yol açabilir. Kaldı ki, Batı Avrupa’nın bugünkü gelişmişliğinin temelinde, yüksek düzeydeki doğum ve ölüm oranlarının sonucu üretici genç nüfusun çoğunlukta olması bulunmaktadır.

 

Türkiye’de Durum Ne?

Bütün bu bakımlardan, Cumhuriyet Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyon Başkanlığı’nca desteklenen bir alan araştırması ile sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi bakımından birbirinden farklı üç ilden (Adıyaman, Çorum, İzmir) elde edilen verilere bağlı olarak  Türkiye’deki nüfus sorununu tartışmaya çalıştık. Ulaşılan kaba sonuçlar önceki çalışmaların bulguları ile örtüşüyordu. Ancak, benzer çalışmayı Kelkit Vadisi yerleşimindeki Gümüşhane, Ordu, Tokat, Erzincan, Sivas ve Giresun illerinde gerçekleştirirken daha farklı sorunlarla karşılaşıldı. Bunların başında, bölgedeki sosyo-ekonomik etkinliklerin sürdürülmesini sağlayacak kadar insan nüfusunun olmaması geliyor. Kelkit Vadisi yerleşimindeki gençlerin kentlere göçmesi ve yaşlıların da nüfusun yenilenmesini sağlayamayacak durumda olması, doğrudan insan faktörüne bağlanabilecek özellikle ekonomik etkinlikleri durma noktasına getirmiştir. Bölgede tarım ve hayvancılık ekonomik fayda sağlamaktan uzaklaşmıştır. Mevsimlik göç, sorunu çözememektedir. Bu durum, bizim Türkiye’deki nüfus sorununu farklı açılardan düşünmemize yol açmıştır.

Türkiye yetmiş milyon insan nüfusu ile dünyanın en kalabalık 17. ülkesidir. Tablo 2’den gözlemleneceği üzere, kaba doğum hızı yüksektir. Mevcut nüfusun fazlalığından kaynaklı birçok sorun yaşanmaktadır. Üstelik, nüfusun nitelik sorunu da devam etmektedir. Artan nüfus, gelir, eğitim ve statü bakımından düşük ve gelecek riski yüksek aileler ile daha az kalkınmış bölgelerde yoğunlaşmaktadır (Şekil 1). Bu durum nüfus artışını daha da istenilmez bir çerçeveye hapsetmektedir.