![]() |
|
![]() |
ATATÜRK’ÜN YAŞAMINDA BİLİMİN ÖNEMİ
Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir. Mustafa Kemal Atatürk bilime çok önem veren bir önderdir. Bilime olan düşkünlüğü, aldığı eğitim ve daha sonra da okudukları sayesinde her geçen gün artmıştır. Yaşamı boyunca sürekli kitap okuyan Atatürk, batı medeniyetlerindeki düşünce akımlarını, teknolojik yenilikleri ve bilimsel gelişmeleri yakından takip etmiştir. Gittiği her yere kitaplarını da götürmüş, hatta cephede bile kitap okumuştur. Araştırmacı yazar Kazdağlı, “Atatürk ve Bilim” adlı kitabında, Ata’nın okudukları sayesinde önce kendi, sonra da Türk milletinin alın yazısını değiştirdiğini yazmış ve Türkiye’de bilim hayatının gelişmesi için attığı önemli adımları vurgulamıştır. Büyük Önder birçok konuşmasında akılcılığa, gerçekçiliğe ve deneyciliğe dayanan müspet, yani pozitif bilimden yana olduğunu açıklamış; Türk milletinin çağdaş ülkeler arasına katılmasının pozitif bilimin gelişmesi ile gerçekleşeceğini ileri sürmüştür. Türk ordusunun zaferini de büyük ölçüde savaş sırasında kullanılan bilimsel yöntemlere bağlayan Atatürk, bilimin Türk milletine kazandıracaklarını şu şekilde açıklamıştır: “Hanımlar, beyler memleketimizin en mamur, en hoş, en güzel yerlerini üç buçuk sene kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı mağlup eden zaferin sırrı nerededir, bilir misiniz? Orduların sevk ve idaresinde ilim ve fen yasalarını rehber olarak görmektir. Milletimizi yetiştirmek için asıl olan okullarımızın, üniversitelerimizin kurulmasında aynı yolu takip edeceğiz. Evet, milletimizin siyasi, toplumsal yaşamında, milletimizin düşünce eğitiminde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün estetik güzellikleriyle gelişir.” Bu ve bunun gibi birçok konuşma, onun bilime olan inancını açıkça göstermektedir. Ancak başlı başına Atatürk’ün hayatı; okul yıllarında bilimle tanışması, bilimsel doğruların peşinde geçen bir ömür ve atılan adımlar, bilgi çağını yakalamaya çalışan günümüz gençliğine bilim için yapılabileceklerin eşsiz örneklerini sunmaktadır.
Okul Hayatı Çok zeki bir çocuk olan Mustafa’nın ilkokul çağında iki farklı okula gönderilmesi, ona farklı eğitim ve yaşam biçimlerini karşılaştırma olanağı sunmuş ve küçük yaşta önemli bir deneyim kazandırmıştır. Bilindiği gibi Mustafa Kemal, önce annesinin isteğiyle geleneksel bir eğitim anlayışı izleyen Mahalle Mektebi’ne gitmiş; fakat kısa bir süre sonra ailesince bu eğitimin onun için uygun olmadığı anlaşılmıştır. Oğlunun okuldan uzaklaştığını fark eden babası, onu Mahalle Mektebi’nden alarak o günün yeni pedagojik yöntemlerle eğitim öğretim yapan Şemsi Efendi Okulu’na göndermiştir. Mustafa, Mahalle Mektebi’ne oranla daha çağdaş bir eğitim veren bu okulda mutlu olmuştur. Bu okullarda yaşadıkları, Mustafa’nın “yeni” ile “eski”, “bilimsel” ile “geleneksel” arasındaki farkı görmesini sağlamış ve bundan sonra hayatı boyunca “yeni” ve “bilimsel” olanı, “eski” ve “geleneksel” olana tercih etmiştir. Bu nedenle de ortaokul zamanı geldiğinde, bilim yuvası olan modern askeri rüştiyeye gitmek istemiştir. Ancak onu her zaman destekleyen babası hayatta olmadığı için tek başına annesini ikna edememiş ve Mahalle Mektebi’nin devamı sayılan Selanik Mülkiye Rüştiyesi’ne gitmek zorunda kalmıştır. Çok istediği askeri okula girmesi ise, ancak Mülkiye Rüştiyesi’ndeki bir hocanın onu öldüresiye dövmesinden sonra gerçekleşebilmiştir. Kazdağlı’nın da ifade ettiği gibi, Mustafa Kemal bilimle Selanik Askeri Rüştiyesi’nde tanışmıştır. Selanik’te başlayıp, Manastır’da sürdürdüğü askeri eğitim Atatürk’e Batı’yı izleyebileceği bir dil olan Fransızca ile; bilimi ve mesleğini uygulayabileceği bir matematik kafası kazandırmıştır. Mustafa Kemal Manastır Askeri İdadesi’nde, okul arkadaşı Ali Fethi Bey sayesinde Voltaire, Rousseau, Aguste Comte ve Montesque gibi Fransız düşünür ve yazarları okumaktan zevk almaya başlamıştır. Ayrıca Namık Kemal, Abdülhak Hamit, Ahmet Mithat ve Tarihçi Murat Bey’in çoğu yasaklanmış kitaplarını okumuştur. 13 Mart 1899 günü İstanbul Harp Okulu’nun Piyade Bölümü’ne kayıt yaptırdığında, Atatürk artık kelimenin tam anlamıyla bir kitap kurdu olmuştur. Felsefe’ye merak sarmış; ayrıca Darwin teorisi ile de yakından ilgilenmiştir. Aynı dönemde Mustafa Kemal, Türk basını ile birlikte Fransız basınını izleme olanağı da bulmuş, hafta sonları tatilinde şehre çıktığında, Maten ve Parizien gazetelerini okumuştur. Çeşitli konularda farklı kişilerin görüşlerini almaya önem veren Atatürk, Harp Okulu’nda zaman buldukça Ali Fuat Cebesoy ile birlikte Beyoğlu’nda Galatasaray Lisesi’nin yanındaki Zeuve Birahanesi’ne giderek, dostları ile sohbetler etmiştir. Yaptığı sohbetler ve okuduklarının ışığı altında yazdığı, çoğu devlet idaresi ile ilgili yazılarını ise, arkadaşları ile birlikte çıkardıkları dergide yayımlamıştır.
İlk Görev ve Osmanlı İmparatorluğu Dönemi Okul sonrasında Mustafa Kemal, o günlerde askeri birliklerin önemli bir kısmının toplandığı, asker ve sivil aydın zümrenin merkezi sayılan Selanik bölgesinde görev almak istemiştir. Ancak, ilk görev yeri olarak Şam’a, sonra da Makedonya’ya gönderilmiştir. Buralarda askeri birliklerin eğitimi için çaba harcamış; aynı zamanda memleketin yönetimi ile de yakından ilgilenmiştir. Örneğin, arkadaşları ile birlikte ‘Vatan ve Hürriyet’ teşkilatını kurarak yenilikçi siyasi düşüncelerin gelişmesine yön vermiş, daha sonra da ‘İttihat ve Terakki Partisi’ içinde yer almıştır. Bütün bu gelişmeler, Atatürk ve onun gibi memleket yönetiminde yenilikten yana olanların buluştuğu ortamları oluşturmuştur. Ancak Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki yönetimindekilerden bazı konularda ayrılmış; örneğin, her zaman ordunun politika dışında kalarak, askeri eğitimle ilgilenmesi gerektiğini savunmuştur. Dolayısıyla bir süre sonra partiden uzaklaşmış ve kendisini tamamen mesleki bilgilerini geliştirmeye yani bilime vermiştir. Bu dönemde General Litzman’ın iki ciltlik askeri eğitim kitabını çevirmiş; ayrıca askeri tatbikat ve eğitimler sırasında tuttuğu notları geliştirerek, çeşitli kroki ve çizimler eklemiş ve iki kitap hazırlamıştır. Ata’nın eserlerini inceleyen Kazdağlı, Büyük Önder’in ordunun gelişmesi için gereken formülü bulduğunu iddia etmiştir. Buna göre, önce Batı’nın tekniği, bilimi alınacak; sonra bu teknik Türk ordusunun geleneklerine uygun hale getirilecektir. Mustafa Kemal, kitaplarında anlattıklarını Trablusgarp Savaşı’nda uygulama fırsatını bulmuş ve Bingazi, Derne ve Tobruk cephelerinde başarılı olmuştur. Çanakkale Savunması’nda ise Conkbayırı, Arıburnu ve Anafartalar Savaşları’nda uyguladığı bu formül sayesinde tarihe geçmiştir. Nitekim Atatürk bu formülü daha sonra reform gereken her alanda kullanarak, Türk toplumunu çağdaş normlara göre yeniden şekillendirmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Büyük Önder cephede bile kitap okumaya ara vermeyerek, bilgilerini taze tutmaya özen göstermiştir. Örneğin, Çanakkale Savaşı sırasında röportaj yapmaya gelen Ruşen Eşref Ünaydın, Ata’nın cephedeki odasını şu şekilde anlatmıştır: Yalnız kaldığım sürece odayı seyrettim. Duvarlarda hep asker resimleri; Balkan Savaşı’nın, Trablusgarp Savaşı’nın, Hareket Ordusu Yürüyüşü’nün, Harp Okulu öğrencilerinin hatıraları asılı idi. Bir kelebek şeklinde açılmış şal örtünün altında Paşa’nın genç Kazak subaylarını hatırlatan kalpaklı ve haşin bakışlı büyütülmüş bir resmi vardı. Yazıhanesi üzerinde bir Çerkez kamasının yanı başında Balzac’ın Colonel Chabert’i, Maupassant’ın Boule de Suif’i, Lavedan’ın Servir’i duruyordu. Şüphe yok ki Paşa, durgun dakikalarının boşluğunu edebiyatla dolduruyordu.
|